"İKLİM KRİZİ"NDE AB AJANDASINA TESLİM OLUNMAMALIDIR
"İklim krizi"
ve kuraklık, tüm spekülasyonlar bir yana dünya için de Türkiye için de artık
bir gerçeklik halini almıştır. Elbette bu, insanoğlunun tabiatı özensiz ve
dengesiz bir biçimde kullanmasının, tahrip ettiğini ihya etmemesinin, kâinatın
dengesini gözetmemesinin bir sonucudur. Çevrenin bir emanet olduğu gerçeğinin
fertten topluma mutlak surette benimsenmesi; ağacın, toprağın, havanın yalnızca
bizim değil bütün canlıların ve gelecek nesillerin de olduğunun özümsenmesi
gerekir. Bu sebeple toplum olarak üzerimize düşen büyük sorumluluklar olduğu muhakkaktır.
Paris İklim Antlaşması ve buna
uyum sağlamak için hazırlanan ve TBMM Genel Kurul gündemine gelen İklim Kanunu,
Türkiye'nin ekonomik yapısına uygun olmayan, tarım ve hayvancılık gibi
stratejik sektörlere ciddi zararlar verebilecek düzenlemeler içermektedir.
Herhangi bir fiziksel ya da ahlaki sınırlama olmadan sanayi ve teknoloji
kapasitelerini katlayan Çin, ABD ve AB devletleri, bugün iklim şartlarını bir
rekabet önleyici silah olarak kullanmaktadır. Özellikle Türkiye’nin ciddi
ticari bağımlılığının olduğu AB, kendi yeşil teknolojisini tamamlayarak diğer
devletlere kendi teknolojilerini satmak ve sınırda karbon vergisi uygulamasıyla
dış ticaret dengesini kendi lehine dönüştürmek istemektedir. Türkiye’nin bu
antlaşmanın gereklerini yerine getirmesi demek, küçük üreticilerin yok olması
ve sanayi maliyetlerinin katlanması, tarım ve hayvancılığın da baltalanması
anlamına gelecektir. Türkiye mutlak surette iklim değişikliğiyle mücadele
etmelidir, fakat bunu yaparken kendi gerçeklerine uygun, tarımı ve üreticiyi
koruyan, sürdürülebilir ama dengeli bir yol haritası oluşturmalıdır. AB
ajandasının kopyalanması bir zorunluluk olarak görülmemelidir. Türkiye kendi
yol haritasını kendi çizmeli, teşvik ve destek mekanizmalarıyla halkı da içine
alan hem psikolojik hem ekonomik bir dönüşüm sağlamalıdır.
İNSANLIK KATLEDİLİRKEN SUSAN TARAF OLMAYACAĞIZ
28 Aralık 2023 tarihinde Meclis
Başkanlığı’na sunduğumuz kanun teklifimiz hâlâ Genel Kurul’da görüşülmeyi
bekliyor. Siyonist terör rejimi, yeni bir işgal ve katliam hazırlıkları
yaparken Trump, Gazze halkını katliam ve işgal ile tehdit ederken kanun
teklifimizin gündeme alınmaması büyük bir eksikliktir.
Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre
Türkiye ve sözde israil pasaportları taşıyan en az 4 bin kişi Filistin’de
insanlığa karşı işlenen suçların ortağı durumundadır.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bir
kişi başka bir ülkede uyuşturucu ticareti yaparsa ya da başka bir suç işlerse
bu durum yargılanma nedeni olurken aleni bir şekilde soykırım suçu işleyenlerin
yargılanmaması ciddi bir çelişki ve zaaftır.
II. Dünya Savaşı sonrasında
Batılıların icat ettiği "suç işlese bile siyonistler dokunulmazdır"
ezberinin değişme zamanı gelmiştir.
Bu ülkenin ekmeğini yiyip, suyunu
içtikleri halde, dinî ve kültürel bağlarımızın olduğu, yüzlerce yıl Osmanlı
idaresinde kalan Filistin'de cinayet işleyenlerin ve katliamlara ortaklık
edenlerin hiçbir şey olmamış gibi gelip aramızda dolaşmasını asla kabul
etmiyoruz.
Filistinlileri katleden canileri
yargılayamazsak hiçbirimiz güvende olamayız. Mazlumlara karşı ahlaki; katillere
karşı ise tarihsel sorumluluğumuzu yerine getirmek zorundayız.
Okulların, camilerin,
hastanelerin hedef alındığı, sivillerin keskin nişancılar tarafından
katledildiği kısacası insanlığa karşı suç işlendiği ortada iken siyonist rejim
saflarında yer alıp soykırım suçuna iştirak eden çifte vatandaşların
yargılanması, hukukun ve adaletin siyonizmden büyük olduğu anlamına gelecektir.
Nasıl ki 20. Yüzyılın Nazileri
utanç içinde yargılandıysa, 21. Yüzyılın soykırımcı siyonazileri de mutlaka
yargılanacaktır ve işledikleri cürümlerin hesabını utanç içinde vereceklerdir.
Biz istiyoruz ki o yargılamayı
yapan, insanlığa adalet dağıtma anlamında öncülük eden Türkiye olarak biz
olalım.
Biz bu kanun teklifimizle hukuku,
insanlığı, barışı savunuyor ve istiyoruz ki teklifimiz daha fazla
geciktirilmeden bir an önce görüşülsün ve tüm partilerin desteğiyle yasalaşsın.
DİYANET MÜLAKAT SINAVINI GEÇTİĞİ HALDE ATAMASI YAPILMAYAN İMAM HATİP
ADAYLARI
Diyanet İşleri Başkanlığı
tarafından gerçekleştirilen imam-hatip alımları sınavında başarılı olmalarına
rağmen kontenjan yetersizliği nedeniyle yedek listede kalan imam- hatip
adayları mağduriyetlerini dile getirmektedirler. 70 ve üzeri puan alarak
yeterlilik sınavını geçen imam- hatip adayları, İslami hizmetlere katkı sunma
heyecanı ve arzusu ile atanmayı beklemektedirler.
Bu yıl 4.000 imam-hatip alımı
yapılmış, ancak bu sayıya ek olarak yaklaşık 2.500 din görevlisi adayı sınavı
başarıyla geçmelerine rağmen yedek listede bırakılmıştır. Sosyal medya ve
farklı platformlar aracılığıyla seslerini duyurmaya çalışan imam-hatip
adayları, Diyanet İşleri Başkanlığının geçmiş yıllarda olduğu gibi bu yıl da ek
atama yapmasını beklemektedir.
Hâlihazırda binlerce camimizde
imam eksikliği bulunurken, din hizmetlerinin aksamaması için yedekte bekleyen
bu adayların atamalarının bir an önce yapılması gerekir.
RTÜK BAŞKANININ "LGBT" İLE MÜCADELE EDİLECEĞİNİ AÇIKLAMASI
Dijital medya ve TV içeriklerinde
"LGBT" denilen sapkınlığın propagandasının serbest olması ve
gençlerin bu konuda manipüle edilmesinin sonuçları ile yüzleşmekteyiz. Gün
geçtikçe cinsiyet karmaşasına sürüklenen ve kendisini "LGBT" olarak
tanımlayan gençlerin sayısında artış yaşanmakta, sözde cinsiyet değiştirme
öncesinde kullanılan hormon ilaçları rağbet görmekte, cinsiyet iptali
ameliyatları gençler arasında yaygınlık kazanmaktadır. 2025 yılının “Aile Yılı”
kabul edilmesiyle birlikte RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin’in "LGBT" ile
mücadele edileceğini ilan etmesi geç kalınmış olsa da önemli bir adımdır. Gelecek
nesillerimizin emniyeti açısından desteklenmelidir.
Evlenme yaşı gelmiş olmasına
rağmen hiç evlenmeyenlerin sayısı 20 milyona yaklaşmıştır. Bekârlarımızın
sayısındaki bu hızlı artış ve 5 milyon insanın tek başına yaşıyor olması,
ekonomik sebeplerin yanı sıra dijital ve yerel medya aracılığıyla bireyselliğin
yüceltilmesi, aile kurumunun, sadakatin ve akrabalık bağlarının
itibarsızlaştırılmasıyla ilişkilidir.
Bu durum, Batı merkezli yanlış
aile ve eğitim politikalarının bir sonucudur. Uzun süren eğitim hayatı sonucunda
gençler arasında nitelikli işsizliğin artması, yuva kurmayı imkânsız hale
getirmekte, kişiye sorumluluk yüklemeyen gayrimeşru ilişkilere
yönlendirmektedir. Ülkemizde 5 milyon insanın yalnız başına yaşıyor olması da
aileye, evliliğe ve akrabalığa olan inancın zayıflamasının bir sonucu olarak
durumun vahametini gözler önüne sermektedir.
İnsanın tabiatı gereği en çok
ihtiyaç hissettiği aile ortamı ve akrabalık ilişkilerini terk etmesi, bu konuda
yürütülen algı ve manipülasyonların ne kadar da etkili olduğunu göstermektedir.
Yalnızlaşan insanlarda birçok psikolojik rahatsızlık ortaya çıkmaktadır.
İnsanımızı bu tehlikelerden korumak için aile kurumunu ve akrabalığı
itibarsızlaştırıp, fertleri yalnızlaştıran ve evlilikten soğutan tüm
çalışmaların önüne geçilmelidir.
FRANSA’DA AVUKATLARA BAŞÖRTÜSÜ YASAĞI
Fransa’da avukatlara başörtüsü
yasağının onanması, Fransa ve birçok Batı ülkesinde devlet eliyle İslam
karşıtlığının giderek kurumsallaşmakta olduğunu göstermektedir.
Özgürlük, demokrasi ve insan
hakları propagandasıyla başka ülkeleri sömüren Batı uygarlığı, bu kararlarla
gerçek yüzünü bir kez daha gözler önüne sermiştir. Başka ülkelere sözde insan
hakları dersi veren Fransa, hukukun üstünlüğünü temsil eden bir meslekte,
bireyleri dinî inançları nedeniyle ayrımcılığa maruz bırakmaktadır. Öte yandan
başka ülkeleri kadın hakları üzerinden eleştiren sözde kadın hakları
savunucularının ise konu Müslüman kadınlara yönelik kısıtlamalar olduğunda
sessiz kalmaları dikkat çekicidir.
Batı’nın temel iddialarından biri
olan ifade özgürlüğü, Müslümanlar söz konusu olduğunda çifte standartlarla
uygulanmaktadır. İslam’a hakaret etmek "ifade özgürlüğü" sayılırken,
Müslümanların dinî inançlarını yaşaması “radikallik” olarak damgalanmaktadır.
Avrupa'daki İslam karşıtlığı sadece Müslümanları değil, Batı’nın kendi
toplumsal barışını da tehdit etmektedir. Müslümanlara yönelik son adımlar
Müslümanların hak ve hukukunu muhafaza edecek ve ihlallere karşı fiili adım
atacak bir kuruluşun gerekliliğini bir kez daha ortaya koymuştur.
Fransa’da başörtüsüne yönelik bu
yasak kararını şiddetle kınıyor, bütün İslam ülkelerine ve temel hak ve
hürriyetleri savunan bütün devletlere, Müslüman kadınların haklarını kısıtlayan
bu kararlara karşı seslerini yükseltme ve Fransa’ya yaptırım uygulama
çağrısında bulunuyoruz.
ARAP ZİRVESİ’NDE KABUL EDİLEN GAZZE PLANI
Mısır’ın başkenti Kahire'de Arap
Birliği tarafından düzenlenen "Olağanüstü Arap Birliği Zirvesi"nde
kabul edilen Mısır’ın Gazze planı, siyonist terör rejiminin oluşturduğu yıkımı
onarmak ve Gazze’nin yeniden inşasını sağlamak açısından önemli bir adımdır.
Gazzelilerin topraklarında kalarak yeniden imarının tamamlanması hedefi,
siyonist rejim ve ABD’nin uzun süredir planladığı zorunlu göç senaryolarına karşı
kritik bir direnç noktasıdır.
Bugün Filistin, Suriye ve
Lübnan’da siyonist terör rejiminin sürdürdüğü saldırgan politikalar, bölge
ülkelerinin müzakere ve diplomatik çabalarının yetersizliğini bir kez daha
gözler önüne sermektedir. Siyonist terör rejimi, Gazze’deki ateşkes anlaşmasına
da uymayarak diplomasiyi tanımadığını bir kez daha ortaya koymuştur. Siyonist
terör rejiminin askeri saldırılarını durdurmak ve Filistin halkının haklarını
savunmak için tek etkili yöntem silahlı direniştir. Tarih, siyonistlerin
yalnızca askeri baskıya maruz kaldığında geri adım attığını defalarca
kanıtlamıştır. Direniş hareketlerinin varlığının garanti altına alınmaması
Filistin davasının tamamen yok edilmesine zemin hazırlayacaktır.
Gazze’nin yeniden inşası,
direnişin korunmasıyla eş zamanlı olarak yürütülmelidir. Aksi takdirde,
siyonist terör rejiminin bölgede sınırsız bir hareket alanı bulması, Filistin
halkının varlığını sürdürebilmesini imkânsız hale getirecektir. Direniş
olmadan, Filistin topraklarının özgürlüğü ve geleceği garanti altına alınamaz.
NETANYAHU’NUN SURİYE MESAJI
Siyonist terör rejiminin sözde
Başbakanı Netanyahu’nun Suriye’deki Dürzilere ve Kürtlere "el uzatma"
mesajı, terör rejiminin bölgedeki çıkar hesaplarının bir parçasıdır.
Siyonistler tarih boyunca hedeflerine ulaşana kadar bazı kesimleri geçici
müttefik olarak kullanmış, ancak nihayetinde sadece kendi çıkarlarını
gözetmiştir. Terör rejiminin nihai hedefi, ırksal üstünlük iddiasıyla
"vadedilmiş topraklara" ulaşmak ve bölgedeki tüm güçleri zayıflatmaktır.
Terör rejiminin dostluk vaadi, yalnızca bölgedeki çatışmaları derinleştirmeyi
amaçlamaktadır.
Kürt halkını önce ABD’nin şimdi
de siyonistlerin planlarının peşinden sürüklemeye çalışan ve kendini Kürt
halkının temsilcisi olarak gösterenler için Zelenski örneği yeterlidir. Kürt
halkı meşru haklarını kan emici siyonistlerin silahlarıyla ya da sahte
dostluğuyla elde edemez. Suriye’de gerçek barış ve istikrarın yolu, dış
müdahalelere güvenmek yerine, yerel aktörler arasında kurulacak sağlıklı diyalogdan
geçmektedir.
Suriye’de tüm etnik ve mezhebi
gruplar ile merkezi yönetim arasında bir uzlaşı sağlanmalı, her kesimin hak ve
özgürlüklerini garanti altına alacak yeni bir anayasa yapımı ve siyasi süreç
başlatılmalıdır. Bölgesel istikrar, ancak halkların bir arada yaşayabileceği
adil bir sistemle mümkün olabilir. Aksi takdirde, dış güçlerin müdahalesi
Suriye’yi daha da parçalayacak, kaosu ve güvensizliği derinleştirecektir.
Suriye halkı, terör rejimi gibi emperyalist çıkarları olan aktörlere karşı
uyanık olmalı ve beşerî planda kendi kaderini kendi elleriyle belirlemelidir.
